20 Mayıs 2010 Perşembe

SUDE,GÜRKAN,ONUR,GÖKHAN

Sude 18 Mayıs 18
Bizden büyüktür ama 1,2,3 gün
Gürkan19 Mayıs Sude'den küçüktür
Ama bizden büyüktür
1,2 gün
Onur 20 Mayıs Sude ve Gürkan'dan
Küçük
Ama Gökhan'dan büyük
1 gün
Gökhan 21Mayıs 3ündende küçük
Ana küçük derler
BU BİR SIRALAMA

27 Nisan 2010 Salı

Orman Adamı

Bir orman adamı varmış.Kendine yiyecek bulmak için ormana gitmiş.Önüne bir aslan çıkmış.Orman adamı bundan çok korkmuş.O yüzden evine gitmiş.Ama içinden bir ses ona korkma diyiyormuş.Orman adamı ormana dönmüş.Aslan yokken hemen yiyeceği almış.Aslan bir anda önüne çıkmış.Aslan:
-Bu ne cürret diye kükremiş.Orman adamı ondan özür dilemiş ve onunla dost olmuş.Ama o ikisini öldürmek isteyen ayı ve çita varmış.Ama orman adamı ve aslan bunun farkındaymış.Çita ve ayı bir anda önlerine atlamışlar.Ama orman adamıyla aslanında bir planı varmış ve ayı ve çita o tuzağa düşmüş.Artık ayı ve çitada iyi biri olmuşlar.Bir orman yarışı varmış.Bu grup o yarışmaya katılmış.Kazanana 100000.999999 dolar verilecekmiş.Yanında ömür boyu yeticek yicekler varmış.Bizimkiler bu yarışmada 1.olmuş.Bir kaç gün içinde ödülleri gelmiş.Artık çok zenginlermiş.Fakirle para bile veriyorlarmış.Zenginliğin para herşey değildir diyerek fakirlere birkaç para dağıtmışlar.

20 Kasım 2009 Cuma

Mız Mız Ahtapot


Güzellikler ve zenginliklerle dolu denizler aleminde pek çok canlı yaşarmış. Balıklar, denizanaları, deniz yılanları, midyeler, ahtapotlar... Sekiz kolu, bir başı olan Mızmız Ahtapot da bunlardan biriymiş. Onun adı neden mi Mızmız’mış? Çünkü Mızmız hiçbir şeyden memnun olmaz, her şeyden şikayet edermiş. Bütün gün oturur etrafındaki balıkları, deniz hayvanlarını seyreder, onlara imrenirmiş. En çok söylediği kelime “ah keşke” imiş. Her şeye imrenir “Ah keşke benim de olsaydı” dermiş. Köpek balığı gibi kocaman dişlerinin, midye gibi incilerinin olmasını; yunus balığı gibi de zeki ve sevimli olmayı istermiş. İstermiş de istermiş… Bir gün Mızmız, kolunun birini sert bir şekilde kayaya çarpmış. Kolu çok kötü yaralanmış. Mızmız, kalan yedi kolunu yüzüne kapatıp bağıra bağıra ağlamaya başlamış. Mızmız’ın sesini duyan hayvanlar hemen gelmişler. Denizanası Mızmız’ın yaralı kolunu yosunlarla sarmış. Hamsi: -Geçmiş olsun Mızmız, demiş. Mızmız: -Geçmiş olsun demek kolay tabi, demiş. Öyle hemen geçmiyor ki hâlâ ağrıyor. Tabi sen kol ağrısının nasıl zor olduğunu nerden bileceksin. Senin kolun yok, ah keşke benim de kolum olmasaydı. Senin gibi küçücük olsaydım. Hiç olmazsa çarpacak yerim olmazdı. Hamsi: -Ben de geçen gün kuyruğumu kayaya çarpmıştım, demiş. Fener balığı: -Geçmiş olsun Mızmız, demiş. Mızmız: -Geçmiş olsun deyince hemen geçmiyor ki, canım acıyor, demiş. Tabi sen ne bileceksin kol ağrısını. Ah keşke benim de kollarım olacağına senin gibi ışıklarım olsaydı. Gece pırıl pırıl ne güzel parlıyorsun. Kirpi balığı: -Geçmiş olsun Mızmız, demiş. Mızmız: -Hâlâ geçmedi, kolum ağrıyor, demiş. Sen de bilmezsin kol ağrısını. Ne güzel senin kolların yok, dikenlerin var. Keşke benim de dikenlerim olsaydı, . düşmanlarıma batırırdım. Kirpi balığı: -Bence senin kolların çok güzel, neden diken istiyorsun anlayamadım? demiş. Mızmız cevap vermiş: -Çünkü sen kendini bir balon gibi şişirebiliyorsun. Dikenlerini de açınca çok güzel oluyorsun. Ben bir balon gibi bile şişemiyorum.” Berber balığı: -Sana geçmiş olsun demiyorum Mızmız, demiş. Çünkü geçmiş olsun diyenlere teşekkür edilir. Sen ise iyi dileklerini ifade edenlere kızıyorsun. Mızmız: -Sana öyle demek kolay tabi, demiş. Senin tuzun yaş. Hiçbir hayvandan korkun yok. Onların üzerindeki börtü böceği alıyorsun, dişlerindeki artıkları temizliyorsun diye hiçbiri sana zarar vermiyor. Ya ben öyle miyim? Kolumun birini köpek balığının ağzına uzatsam hart diye koparır. Sana konuşmak kolay gelir tabi. Ah keşke ben de berber balığı olsaydım. Berber balığı iyice kızmış: -Yeter artık Mızmız, demiş. Her zaman böylesin, hep başkalarına imreniyorsun. Hastalandın, iyice mızmız oldun. Bu kadar da olmaz ki canım. Mızmız yeniden ağlamaya başlamış: -Zaten kimse beni sevmiyor, demiş. Kirpi balığı: -Seni seviyoruz, demiş. Sevdiğimiz için seni ziyarete geldik. Biz seni çok seviyoruz ama sen kendini hiç sevmiyorsun. Mızmız şaşırmış. -Kendini sevmekte ne demek? diye sormuş. Kirpi balığı açıklamış: -Kendini olduğun gibi kabul edip sevmelisin. Bak ben kimseye özenmiyorum. Dikenlerimi bile seviyorum ve mutluyum. Sen kendini sevmezsen mutlu olamazsın ki. Berber balığı: -Evet, benim de yüzümde kocaman . bir ben var ama ben bunu kafama takmıyorum, demiş. Onun varlığını kabul ettim, onunla barışığım. Sen ise sekiz kolunu kusur olarak görüyorsun. Sahip olmadıklarını düşünüp üzülüyorsun. Neden sahip olduklarını düşünüp mutlu olmuyorsun? Mızmız: -Ama benim mutlu olacak neyim var ki, sekiz kolum ve bir başımdan başka. Sizler gibi endamlı bir vücudum bile yok, demiş. Hamsi ince ve tiz sesiyle konuşmuş: -Neden öyle söylüyorsun, demiş. Sekiz kolunla yapabileceğin şeyleri bir düşünsene. Mızmız: -Karnımı doyurmak için avlanmaktan başka bir işe yaramıyor, onu da siz ağzınızla yapıyorsunuz, demiş. Berber balığı: -O zaman düşünelim bakalım, Mızmız sekiz koluyla neler yapabilir? demiş. Hamsi saymaya başlamış: “Sekiz işi aynı anda yapabilir. Bir koluyla yemeğini yerken, ikinci koluyla arkadaşına el sallayabilir.” Fener balığı devam etmiş: -Üçüncü koluyla avlanabilir. Dördüncü koluyla yazı yazabilir. Kirpi balığı: -Beşinci ve altıncı koluyla örgü örebilir. Yedinci koluyla deniz gülü toplarken, sekizinci koluyla başka bir arkadaşına sarılabilir. Berber balığı: -Sekizini aynı anda kullanarak aktör olabilir, pek çok hayvanı taklit edebiliyor, demiş. Hamsi: “Daha pek çok şey de yapabilirsin, demiş. Mızmız düşünmüş ve arkadaşlarına hak vermiş. O günden sonra sekiz kolundan hiç şikayet etmemiş. Kendini olduğu gibi kabul edip sevmiş. Farklı olmanın kötü olmadığını anlamış. Kollarını en güzel şekilde kullanmış. Başkalarına da imrenmeyi bırakmış. Hayatı boyunca mutlu yaşamış.

PRENSİN HATASI


Ülkenin birinde bir kral yaşarmış. Bu kralın tek bir çocuğu varmış. Kralın ölünce tahtına oturacak biricik oğlundan başka kimsesi yokmuş. Kral oğlunu çok sever, ona bir şey olacak diye çok korkarmış. Prensi yüz asker korurmuş. Prens sıkılmaması için askerler bir yerlere saklanıp onu uzaktan gözetlerlermiş. Bir koruma ise yanından hiç ayrılmazmış. En ufak bir şey olsa hemen prensi korurmuş. Sivrisinekler o korumadan çok çekerlermiş. Prensin yanına bile yaklaşamazlarmış. Prens babasının ve saraydakilerin aşırı ilgisinden dolayı çok şımarmış. Babasından hiç olmadık şeyler istermiş. Babası istediklerinin hepsini yerine getirmeye çalışırmış. Sarayın mutfağında prens için her gün kırk çeşit yemek pişirilirmiş. Prens en çok hamur işleri ve kızartmaları severmiş. Sürekli börek, çörek, kızartma, çikolatalı pasta yediği için de oldukça kiloluymuş. Hele şekere bayılırmış. Odasında kocaman cam bir fıçının içi rengarenk şekerlerle doluymuş. Sürekli o şekerlerden yermiş. Prens için her akşam yemeğinden sonra doğum günü partisi yapılırmış. Partiye katılan saray halkı “İyi ki doğdun sevgili prensimiz” diye şarkı söylermiş. Prens de oturduğu yerden kasım kasım kasılırmış. Sıcak bir yaz günü öğle yemeğini tıka basa yiyen prens masadan kalkarken bayılmış. Koruması onu kucakladığı gibi sarayın doktoruna götürmüş. Kral oğlu hastalanınca telaşlanmış, çok üzülmüş. Doktor prensi muayene etmiş. Sonra üzülerek ve korka korka kötü haberi vermiş. -Üzgünüm kralım. Prensin durumu ciddi, ama ümitsiz değil. Bazı damarlarında tıkanıklık var. İyi bir tedavi uygularsak iyileşebilir. Aksi halde hastalığı ilerler, sonuçları kötü olur. Kral üzüntüden koltuğun üzerine yığılmış. -Ne gerekiyorsa yapın, tedaviye hemen başlayın, demiş. Prensi götürüp kendi odasına yatırmışlar. Doktor ona durumu anlatmış. -Sevgili prensim. Bugün dinlenin ama sürekli yatmanızı gerektirecek bir hastalığınız yok. Hemen tedaviye başlıyoruz. Sabah akşam içmeniz gereken şurubunuz, bir de yutmanız gereken hapınız var. Prens yüzünü ekşitmiş. -Öööğ, demiş. Ben ilaç içmekten nefret ederim. Doktor: -Mecburen içeceksiniz, demiş. Yoksa hastalığınız ilerler. Bir de tedavi süresince asla ekmek, börek, pasta ve şekerli şeyler yememelisiniz. Prens sinirlenmiş. -Anladım sen beni açlıktan öldürmek istiyorsun, demiş. Doktor: -Olur mu öyle şey prensim, demiş. Ben sadece iyileşmenizi istiyorum. Hem niye açlıktan ölesiniz ki! Sebze yemeklerinden istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Prens: -Ben sebze yemeklerinden nefret ederim, demiş. Aç kalırım ondan daha iyi. Prens doktoru babasına şikayet etmiş. Babası hastalığın ciddiyetini bildiği için oğluna haksız olduğunu söylemiş. Kral: -Üzgünüm oğlum, demiş. Sana bir şey olmasını istemiyorum. O yüzden doktorun tedavisine uymak zorundayız. Aşçıya söyledim. Bundan sonra senin için her gün kırk çeşit sebze yemeği yapılacak. Prens ağlamış, yalvarmış ama babasını ikna edememiş. Ertesi sabah kahvaltıda prense bir parça kepekli ekmekle zeytin ve peynir vermişler. Prens annesine yalvarmış: -Anneciğim ne olur börek istiyorum, tamam on çeşit olmazsa bir çeşit olsun razıyım. Reçel istiyorum. Yirmi çeşit olmazsa üç çeşit olsun bari. Bal istiyorum, yağ istiyorum, salam istiyorum, sosis istiyorum. Ben bu kahvaltıyla doymam. Prens annesini de . ikna edememiş. Annesi: -Senin iyiliğin için dikkat etmemiz gerekiyor yavrum, demiş. Sofrada oturan anneannesi: -Yazık çocuğa ya... O kadar da olmaz ki. İyileştirelim derken açlıktan öldüreceksiniz, demiş. Kral: -Hayır iyileşene kadar asla istediklerinden yemeyecek, diyerek kesin konuşmuş. Prensin canı sıkılmış ve hiçbir şey yemeden odasına gidip yatmış. Öğle yemeğinde de açlıktan kıvrandığı halde sebze yemeklerinden yemeden odasına dönüp yatmış. Prens sevdiği yemekleri yasaklayan doktora sanki hasta olmasının sebebi oymuş gibi düşman olmuş. Kovduracağım onu saraydan diye kafasına koymuş. Bu arada ilacını vermek için gelen doktora her türlü terbiyesizliği yapıyormuş. Akşam yemeği zamanı geldiğinde artık açlığına dayanamaz olmuş. Sebze yemekleri bile gözünde tüter olmuş. Artık sebze mebze demeyip yiyeceğim diye karar vermiş. O sırada odaya anneannesi girmiş prensin korumasına odadan çıkmasını söylemiş. Sonra elindeki süslü çantanın içinden kocaman bir ekmek çıkarmış. Ekmeğin içine de prensin sevdiği yiyeceklerden doldurmuş. Prens çok sevinmiş. Ekmeği ve içindekileri çabucak yemiş. Boynuna sarılıp teşekkür etmiş anneannesine. Anneannesi: -Yeter ki sen üzülme yavrum, demiş. Ben sana her öğünde sevdiğin yiyeceklerden getiririm. Sakın sana yiyecek getirdiğimi ağzından kaçırma. Prens: -Hiç ağzımdan kaçırır mıyım, sen merak etme anneanne, demiş. Anneannesi her öğünde gizli gizli yemek getirmeye devam etmiş. Prens sebze yemediği belli olmasın diye yemek zamanı sofraya gitmiyormuş. Yemekleri odasına istiyormuş. “Hastayım, odamda yiyeceğim” diyormuş. Odasına gelen yemekleri de anneannesiyle çöpe gönderiyormuş. Prensin sağlık durumunun iyiye gitmediğini gören doktor şaşırıyormuş. Bu arada prens bir daha bayılmış. Fırsattan istifade hemen doktoru babasına şikayet etmiş: -Bak baba, bu iyi bir doktor değil işte. Beni . iyileştiremiyor. Verdiği ilaçları yutuyorum. Sabah akşam sebze yemekten neredeyse saçlarım yeşillenecek. Ben başka bir doktor istiyorum. Oğlunu haklı gören kral, doktorun işine son vermiş. Yerine başka bir ülkeden ünlü bir doktor davet etmiş. Yeni gelen doktor da diğer doktor gibi onun aynı yiyecekleri yemesini yasaklamış. Prens bu doktora da kızmış. O hem istediği yiyecekleri yiyebilmeyi, hem de iyileşebilmeyi istiyormuş. Bu arada anneannesi yemekleri getirmeye devam ediyormuş. Doktor sebzeyle beslenen prensin bir gram bile kilo vermemesine hayret ediyormuş. Prens bu arada yataktan hiç çıkmadan yatıyormuş. Doktor: -Prensim, bu kadar yatmayın, demiş. Vücudunuz hareketsiz kalıyor. Bakın çok az yediğiniz halde zayıflayamıyorsunuz. Biraz hareket edin, kalkın dolaşın. Fakat prens doktoru hiç dinlemiyormuş. Yattığı yerden anneannesinin getirdiği yemekleri, çikolataları, şekerleri yiyormuş. Doktor prensin gizli gizli yemek yediğinden şüphelenmiş. Kral bütün görevlileri sorguya çekmiş fakat hiç kimse prense yiyecek verdiğini kabul etmemiş. Kral prense sormuş prens ise gizli gizli yasak yiyecekler yediğini kabul etmemiş. Prens: -Bu doktor hiçbir şey bilmiyor baba, demiş. Bilgisizliğini örtmek için, cahilliğinin suçunu bana atmaya çalışıyor. Bana başka bir doktor getir. Kral bu doktoru da göndermiş başka bir doktor getirmiş. Yeni gelen doktor da diğer iki doktor gibi aynı yiyecekleri yasaklamış. Prens doktora bağırmış: -Sen iyi bir doktor . değilsin. İyi bir doktor olsan yasaklar olmadan da beni iyileştirirsin. Ben sevdiğim yiyecekleri yiyerek iyileşmek istiyorum. Doktor: -Böyle bir şey mümkün değil, demiş. Bu istediğinizi dünyanın hiçbir doktoru yapamaz. Doktorlar sihirbaz değildir. Sen hamur doldurduğun kavanozdan altın çıkarmamı istiyorsun. Bu mümkün değil, yapamam. Prens: -Git seni istemiyorum, demiş. Doktor gidecekmiş ama kralın ricası üzerine kalmış. Bu doktor da onun gizli gizli yemek yediğinden şüphelenmiş. Kraldan prensin odasına giren çıkanları sıkı bir takibe almasını istemiş. Ama anneanneyi yakalayamadan prens felç geçirmiş, bacaklarını ve kollarını hareket ettiremez olmuş. Prens o zaman yaptığı hatayı anlamış. Doktora yalvarmış: -Ne olur beni iyileştir. Yürümek . ve koşmak istiyorum. Söz veriyorum artık anneannemin getirdiği yemekleri yemeyeceğim. Siz ne ye derseniz onu yiyeceğim. İlaçlarımı da sizi üzmeden içeceğim. Prens doktorların onun iyiliği için uğraştığını anlamış ama iş işten geçmiş. Anneannesi de yaptıklarına çok pişman olmuş. Torununa iyilik yapayım derken en büyük kötülüğü yapmış. Çok üzülmüş, çok ağlamış. Doktor, prensi iyileştirmek için çok uğraşmış. Prens bir daha doktorun sözünden çıkmamış. Bir gün yeniden yürümüş ama aradan yıllar geçmiş. Çocukken yattığı yataktan kalktığında genç bir delikanlı olmuş. Hastalık şımarık prensi olgunlaştırmış, akıllı bir genç yapmış. Yatağa mahkum olduğu zamanları okuyarak geçirmiş. Bilgili iyi bir insan olmuş. Her zaman . doktorlara saygı duymuş, değer vermiş.

Yalnız Efe


Sabahtan beri yürüyorduk. İnce ince yağmur yağıyordu. Omzumdaki silah gittikçe ağırlaşıyordu. “Biraz dinlensek” dedim. Kılavuzum gülerek, “Biraz daha gayret et” dedi. Yarım saat daha yürüdük. Kılavuzum “yarın başına geldik, oturabiliriz” deyince yakındaki bir çamın dibine çöküverdim. Tam sigara yakacaktım ki, “Burada tütün içilmez, çünkü burası Yalnız Efe’nin kaybolduğu yerdir” dedi. Ben ki, menkıbeleri çok severim, bunu da dinleme­liydim. “Anlat Baba” dedim. “Bu olaylar benim küçüklüğüme denk gelir. Babası gençliğinde, adı Kezban olan kızı ile bizim köye yerleşmiş. Bir gün, Eseoğlu’nun çiftli­ğinden geçerken, alacağı olan birisini görüp istemiş. Vermemişler. Çıkan kavga neticesinde adamı öldürmüşler.” Kız doğruca hükümete koşup, ‘babamı vuran filandır’ demiş. Me­ğer, hükümet adamlarının çoğunun Eseoğlu ile araları çok iyi imiş. Kızın bütün ısrarına rağmen işlem yapmayıp, üstelik, kızı fena bir şekil­de döğmüşler. Kız bir zamanlar görünmez olur. Herkes onun İzmir’e, birinin ya­nma evlatlık olarak gittiğini sanmaktadır. m m Bir gün vazifesini yapmayan, karakol komutanı teğmenin ölüsü bulunur. Kafasında tek kurşun vardır. Çok geçmeden, babasını vuran korucu da öldürülür. Aradan bir süre sonra da, Eseoğlu’nun cesedini bağdaki yatağında, boynu kesilmiş halde bulurlar, O günden beri, köylüleri soyan memurları, zalim zaptiyeleri, çiftçileri dolandıran madrabazları birer birer Öldüren bu efenin kim olduğu epeyce zaman anlaşılmaz. Yanma, kızanlık için başvuran kimseyi kabul etmediği, hep tek ba­şına gezdiği için ona ‘Yalnız Efe’ derler. Tam on beş sene yüzünü kadın­lardan başka kimse görmemiştir. Bir zaman onun korkusundan kimse kimseye kötülük edemez ol­muş. Haksızlığa uğrayan düşmanını ‘Yalnız Efe’ye söylerim diyerek korkulurmuş. Her köyün korusunda, gizli bir ağaçta, bir heybe asılı imiş. Heybe boşaldıkça, köy halkı içini yiyecekle doldururmuş. Bunun dışında da kimseye en ufak bir yük olmazmış… Uzatmayalım…Tam bu sıralarda, Söke taraflarında azgın bir Rum eşkıyası türer. Devlet kuvvetleri bunun peşine düşer. Arar arar bula­mazlar. Boş dönmemek için, namını işittikleri Yalnız Efe’yi yakalamak isterler. Yalnız Efe’yi işte tam burada kıstırırlar. Efe onlara: ‘Siz askersi­niz, kardeşimsiniz, canınızı yakmak istemem” dese de ne çare? Başlarlar ateşe. Bu arada iki taraflı ateşle askerler birbirlerini de vurmaktadırlar. ‘Ben gidiyorum, ben artık yoğum, ateşi kesin’ diyerek haykırır ve gözden kaybolur. Onu vuruldu sanırlar. Her tarafı didik didik ararlar. îşte bu çamın dibinde, Yalnız Efe’nin tüfeğiyle, geyik postu seccadesini ve yeşil namaz bezini bulurlar. O vakitten beri Yalnız Efe’ye rastgelen yoktur

19 Kasım 2009 Perşembe

Okulu Sevmeyen Çocuk


Barış diye bir çocuk varmış.Okulu hiç sevmezmiş.Hep okulun eğlence olduğunu sanarmış.Ama tenefüslerde arkadaşlarına vurup kaçarmış.Öğretmenleri,arkadaşları,ailesi onu severmiş.Ama yaramaz olmasına çok üzülürmüşler.Bir gün öğretmen Barış'ın annesini çağırmş.Öğretmen "Barış'la bir kaç gün konuşmayalım sonra düzelir."demiş.Annesi bu durumu kabul etmiş.Öğretmen Barış o gün yokken sınıfınada anlatmış.Planı uygulamışlar.Barış şaşkın olup "niye böyle yapıyorlar."demiş.Barış'ın aklına gelmiş.Öğretmenlerden,arkadaşlarından ve ailesinden özür dilemiş.Artık okulu öğrenmek için kullanacakmış.

Yaralı Kuş ve Onur

Onur bir sabah bahçede yürüyormuş.Arkadaşları ona oyuna çağırmış.Onur gitmiş.Futbol oynayacaklarmış.A,B gurubu yapıyorlarmış.Futbol oynarken Mehmet Can topu baya havaya dikmiş.Bir kuşa gelmiş.Onur üzülüp kuşa gitmiş.Kuşun kanadı kırıkmış.Yerdeki baygın kuşu almış.Kuşa bir ad vermiş.Adi Yonca olmuş.Hemen bir yatağa yatırıp kanadını sarmış.Kuş uyanınca "cikkk cikkk!"diye bağırmış.Onur "korkma" diyerek kafassını hafifçe okşamış.Kuş Yonca'ya yemek ile su vermiş.Onur ona küçük bir araba yapıp,veterinere götürmüş.Kuş Yonca'ya veteriner iğne yapıp,kuş şurubu verib ve kanadını iyileştirmiş.Veteriner Onur'a "bu kuşa iyi bak,kanadı tamamen iyileşince onu havalara bırak,tamam mı?"demiş.Onur kavasını sallamış.Hemen Yonca kuşu eve götürüp,yatağına yatırıp uyutmuş.İşte ayrılma günü gelmiş.Kuş Yonca iğleşmiş.Onur kuş Yonca'yı pencereden salı el sallamış.Onur bir daha hayvanlara hep yardım etmiş.